Kültürel Bir Direniş ve Yapay Yanılsamalar: Neden Kitap Okumuyoruz?
Dijital çağda sığ bilgi ve ekran bağımlılığı okuma kültürünü yok ediyor; eğitim sistemi ve kolay kazanç hırsı ise bireyi derinleşmekten uzaklaştırıyor.

Günümüz dünyasında zaman, avuçlarımızın arasından kayıp giden en kıymetli sermayemiz. Ancak modern insan, bu sermayeyi çoğunlukla "boş vakit" adı altında çöpe atmayı tercih ediyor. Yirmi dört saati düzenli kullanmıyor, günü hakkıyla yaşamıyoruz. Zamanı yönetmek yerine, zamanın ve modern aygıtların bizi yönetmesine izin veriyoruz.
Özellikle teknolojinin ve dijitalleşmenin zirve yaptığı bu çağda, okuma eyleminin önemi her zamankinden daha fazla artmış durumdadır. Bilgisayarların, akıllı telefonların ve ekranların mutlak hâkimiyet kurduğu bir iklimde; her yaştan insanımızın kitaba yönelmesi ve bir okuma kültürü edinmesinden daha değerli bir kazanç olamaz. Fakat ne yazık ki gerçeklik, bu temenninin çok uzağında seyrediyor.
Görsel Çağın Esareti ve "Herkesleşme" Sendromu
Bugün derinlikli bir okuma kültürünün yerini, sosyal medyada paylaşılan kitap fotoğrafları almış durumda. Kitaplar artık zihni ve ruhu besleyen birer bilgi kaynağı değil, dijital mecralarda tüketilen birer imaj nesnesi. Telefonsuz yaşayamaz hale gelen modern birey, ekrana bağımlılaştıkça kendi özgün benliğini inşa etme yetisini de kaybediyor.
Sürekli başkalarının hazır düşünceleriyle hareket ediyor; herkes gibi düşünüyor, herkes gibi giyiniyor, herkesin gittiği mekânlara gidiyor ve süratle "herkesleşiyoruz". İnsanımız görselliğe, imaja ve vitrine derinlikten daha çok önem veriyor. Saatlerce ekran karşısında kalıp, müzik dinleyip, televizyon veya internette vakit öldürebiliyoruz; ancak sıra bir saat kitap okumaya geldiğinde büyük bir tembellik zırhına bürünüyoruz.
Bu durumun trajikomik bir diğer boyutu ise ekonomik önceliklerimiz. Birçok insan kitaba verilecek paraya acıyor; oysa aynı bütçeyi birkaç paket sigaraya ya da anlık bir lüks yemeğe harcamaktan çekinmiyor. Çünkü az kitap okuyan toplumlar, sayfaların ardında gizlenen o zihinsel hazineyi henüz keşfedebilmiş değiller.
Eğitim Sisteminin Çoraklığı ve Sığ Bilgi Çağı
Peki, bizi kitaptan uzaklaştıran temel nedenler nelerdir? Kuşkusuz bu nedenlerin başında eğitim sistemimizdeki yapısal sorunlar geliyor. Mevcut düzen, kitap okuma zevkini ve felsefesini aşılamayı amaçlamayan; ezberci, sınav ve not merkezli bir yapıya sahip. Hatta okullarda okutulan zorunlu ders kitapları, sunduğu kuru ve didaktik üslupla insanın içindeki okuma isteğini körelten birer unsura dönüşüyor. Kitap, okul yıllarında bir eğitim aracı değil, adeta bir baskı unsuru olarak algılanıyor. Haliyle bireyler, okul biter bitmez bu zihinsel baskıdan kurtulmak adına kitapla olan bağını tamamen koparıyor.
Buna ek olarak internet, bilgiye hızlı ama son derece sığ bir şekilde ulaşma olanağı doğurarak, kitleler için "kitap okumama" gerekçesi oluşturuyor. Derinleşmek ve araştırmak yerine, bir paragraflık internet bilgisiyle yetinen bir nesil türetiliyor.
Kısa Yoldan Zengin Olma İllüzyonu ve Değersizleşen Emek
Genç kuşağın eğilimleri ve kitle iletişim araçlarının sunduğu dünya, bu kaygıları daha da derinleştirmektedir. Medyada, popüler dizilerde ve magazin programlarında sürekli pompalanan "lüks yaşam" ve "kolay para" temaları, gençleri tehlikeli bir girdaba sürüklüyor. Bu programlar, paranın nasıl kazanıldığını, ahlaki boyutunu ve arkasındaki emeği tamamen önemsizleştirerek; en kısa yoldan, zahmetsizce zengin olma hevesini körüklüyor.
Eğitim ve okuma eylemi ise doğası gereği uzun yıllar süren, sabır ve emek isteyen bir süreçtir. Dolayısıyla, kısa yoldan köşeyi dönme hayalleri kuran çocuklar ve gençler, çevrelerinde okumuş, emeğiyle geçinen ve mütevazı hayatlar yaşayan insanlara imrenmiyorlar. Hayalleri lüks jiple gezmek ve sınırsızca eğlenmek üzerine kurulu olan bu kitlelerin gerçeklikle bağı kopuyor; bu da okumanın ve entelektüel gelişimin değerini bütünüyle düşürüyor. Çünkü insanımıza küçük yaşlardan itibaren bir yaşam gayesi olarak "bilgili ve erdemli olmak" değil, "ne pahasına olursa olsun para kazanıp rahat yaşamak" fikri aşılanıyor.
Değişim Korkusu ve Ata Öğretilerine Körü Körüne Bağlılık
Meseleye daha derin bir psikolojik ve sosyolojik pencereden baktığımızda, kitaplara uzak kalışımızın ardında gelişmekten ve değişmekten duyduğumuz o şiddetli korku yatar. Toplumsal statükonun, geleneksel konfor alanımızın ve alışılagelmiş huylarımızın kitaplar vasıtasıyla sarsılmasından ürküyoruz. Kitap okuyarak toplumdan farklı bir düşünce yapısına erişmekten, sorgulamaktan ve nihayetinde dışlanmaktan korkuyoruz.
Bu durum aslında bilinçli bir seçimdir: Atalarımızdan kalan, doğruluğu meçhul kalıplara körü körüne inanmayı seçmek ve bu öğretileri sarsacak her türlü fikre yüzümüzü dönüp onu kötülemek... İçsellikleri yalnızca ata öğretilerinden ve dogmalardan oluşmuş bir toplum olarak, kendi içimizde zihinsel ve entelektüel depremler yaşamamak adına kitap okumayı reddediyoruz. Bu reddedişe bir de tembellik ve "ben tek başıma neyi değiştirebilirim ki?" şeklindeki etkisiz elemanlık inancı eklenince, eylemsizlik kaçınılmaz oluyor.
Bahaneler Silsilesi ve Bardağın Dolu Tarafı
Toplumda kime "Kitap okuyor musunuz?" diye sorsanız, hazır bir bahaneler listesiyle karşılaşırsınız:
"Hiç zamanım yok."
"İşlerim çok yoğun."
"Küçükken bana kimse kitap sevgisi aşılamadı."
"Büyüklerim bana örnek olmadı."
Bu yanıtların doğruluk payı olabilir; okuma alışkanlığı temelde çocuk yaşta kazanılması gereken, sonradan edinilmesi oldukça güç bir eylemdir. Ancak bu bahanelerin satır aralarında fark edilen en büyük gerçek, hiç kendimizi suçlamıyor oluşumuzdur. Suçu her zaman sisteme, zamana, ebeveynlerimize ya da kitle iletişim araçlarına atıyoruz. Batılı toplumlarda da benzer teknolojik dezenformasyonlar mevcut; fakat onlar hayatı planlı ve sistemli yaşayarak bu sorunu asgariye indiriyorlar. Bizim temel problemimiz ise programsızlık ve zamana hürmet etmemektir.
Tüm bu olumsuz tablonun içinde yine de bardağın yarısının dolu olduğunu düşünmeli, umudumuzu kaybetmemeliyiz. Okuma alışkanlığı bir kez kazanıldığında, dönemsel olarak yoğunluğu değişse bile insanın ruhundan asla sökülüp atılamayan bir hazinedir. Önemli olan, toplumsal olarak zaman kaybetmeden planlı yaşamayı öğrenmek, günü yirmi dört saat olarak hakkıyla tüketmektir.
Yarısı dolu olan bardağımızın, bilinçli nesillerin çabalarıyla damla damla da olsa tamamen dolması dileğiyle...
Beğen, Paylaş ve Yorum Yap
Diğer sosyal mecralarda da paylaşmayı sakın unutma :)
